Aynısını kuşların da yaptığı şeyler
Kızıltepe’de bir yaz günü. Sıcaklık 50 dereceye varıyor. Ovadayız ve kaçabileceğimiz hiçbir yer yok. Ovalar için “anonim” oldukları söylenilir. Her yerde aynı gibi duran o malum düzlük… Bir yere duyduğun tahammül azaldıkça o yerin alanı da daralıyormuş. Ova, bir süre sonra yani bazı yaşanmışlıkların ardından o kadar da geniş kalamıyor. İsminde tepe geçen bir yerin tellerle çevrilip askeri bir alan haline gelmesinin şakası da artık güldürmez olmuş. Hiç gülündü mü? Bundan da emin değilim. Fakat isminde geçen “kızıl” bir renk ve çoğunlukla kan olarak duruyor herkesin arasında. Ve bunun yasaklı bir tarafı yok.
Dara: çoğumuzun ilk kez bu isminde bir arkadaşı oluyor. Halen şaşılacak şeyler var. Uzun uzun anlatıyor Dara. Dedesini, köyünü, bahçelerini, Bingöl’ü, Karlıova’yı, dağları ve yine dedesini. Dara, Kızıltepe’de geçirdiği birkaç günlük misafirlikten sonra bizi köyüne davet ediyor. Geliriz, diyoruz. Geliriz dediğimiz yerler var. Yine geliriz dediğimiz yerler var. Mutlaka gitmeliyiz dediğimiz yerler. Keşke gidebilseydik dediğimiz yerler var. Ve bunlar birbirlerinden çok ayrı şeylerdir. Ve ayrı yerlerdir.
Sıcaktan bunalıyoruz ve arabaya binip yola çıkıyoruz. Adında hiç de şaşılmayacak şekilde “Mehmet” geçen üç arkadaşız ve Zeynel var. Muhammed peygamberin torunlarından Zeynel Abidin’den adını almış Zeynel.
50 derece sıcaklık dağlara doğru yakınlaştıkça düşmeye başlıyor. Üç-dört saat yolculuktan sonra derece nasıl oluyor da 18’i gösteriyor, hayret ediyoruz. Yolculuğun hayretle derin ilişkisi var. Arabanın camına yağmur damlaların vurduğunu görünce artık hayret etmek normalimize dönüyor. Yağmur şiddetlenmeye başlıyor ve bazı hemcinsleri Kızıltepe sıcağından dolayı patlayan bir arabanın içindeyiz. Silecekler de hayret ediyor bu duruma. Kızıltepe’de güneşin altında kısa bir süreliğine park etmiş bir arabaya binmek, çorapla ıslak tuvalet terliğine temas etmekle açıklanabilir ancak.
Bingöl’e varana kadar jandarmalar birçok yerde kimliğimizi kontrol ediyor, bu durumun hayretle hiçbir ilişkisi kalmamış. Nüfus cüzdanı ve kimlik genelde aynı şey sanılıyor.
Köyün tabelasının yanında fotoğraf çektiriyoruz. “Kargapazarı” ismi bize oldukça şiirsel geliyor. Çünkü genelde köylerimizin “Türkçe” isimlerinde yaratıcılık esas alınmamış. Edebiyat ve sanatta pastoral türe özetle “çobanın gördüğü şeylerin” idealize edilmiş bir biçimi denilir. Yaşadığımız topraklarda “Türkçeleştirilmiş” tüm köy isimleri “memurun gördüğü şeylerden” meydana gelmiştir. Elma ağaçları varsa elmalı, kuyuları varsa kuyulu, cevizi varsa cevizli, sarp bir yerdeyse dik yamaç, bağları varsa üzümlü diye kayda geçmiştir. Yağmurlu diye bir köye gitmiştim Urfa’da. Kuraktı. Adı, mutlaka memurun bir kış günü mesaisine denk gelmişti.
Kargalı olması beklenilen ismin Kargapazarı olmasını güzel buluyorum. Dara ve yabancılar gibi davranmayı bilmeyen ailesi karşılıyor bizi. Biz de “yabancı” gibi davranmayı yitiriyoruz orada. Yağmur devam ediyor. Evin bahçesinde bir saçağın altında oturmuş, bir yaz günü yağan yağmuru herhangi bir olaymış gibi gören bu insanlara yolculuğumuzu anlatıyoruz. Yağmurun dallarda yıkadığı vişnelere bakıyoruz. Vişne yemeye başlıyoruz, toplamıyoruz. Aynısını kuşlar da yapıyormuş. Yiyip gidiyorlarmış.
Dara’yla köyün içinde ve çeperlerinde dolaşıyoruz. Dağlarda ve ancak istersek düzlüklerde yürüyoruz. Yağmurdan sonra otlanmaya çıkan koyunların üzerine konmuş ve etrafına bakan kargaları görüyoruz. Koyunlar, sanki üzerlerine bir şey konmamış gibi otlanıyor. Kargalar, sanki bir şeyin üzerinde durmuyormuş gibi rahat davranıyor. Biri diğerinin sırtında yük gibi durmamayı öğrenmiş zamanla. Biri diğerini yük görmeyi bırakmış zamanla.
Dara, bizi, dedesi Kasım Demiralp’ın eşyalarının olduğu odaya götürüyor. Yazdığı günlüklerin, seyahat çantalarının, dava vekilliği yaptığı dönemlerdeki tutanakların, Bingöl ve Muş çevresindeki dengbêjlerin seslerini ve şarkılarını kayıt altına aldığı cihazının ve kasetlerinin olduğu bir bellek odasında dolaşıyoruz. 1925 sonrasında kimisi öldürülen, kimileri dağılan büyük ailesinin izlerini sürmüş dede. Cibranlı Halid Bey’i (Xalid Begê Cibrî) düşünmüş. Dedesini yani… Köyde bir gece yatıya kalmış Şeyh Said’i. Vurulmuş bir başka akrabası olan Sedîyê Telhe’yi düşünmüş. Annesi Xezal Xanim’la daha bir yaşındayken gittiği Elâzığ sürgününü ve sonra döndüğü Kargapazarı’nı düşünmüş dede. Ve soy ağacından dökülen daha nice akrabasının yaprakları birikip durmuş Kasım Demiralp’ın önünde.
İstiklal Mahkemelerinde öldürülen dedelerinin mezar yerlerini bulabilmek için Ankara’ya başka bir adıyla meclise çok başvuru yapmış Kasım Demiralp. Çabaları herhangi bir sonuç veremeyince eve dönmüş, yani aradığı dedelerinin doğdukları yere…
Harp divanı, bu küçük çocuğa bir yas divanı bırakmış.
Kaybettiklerinin mezarları olsaydı büyük ihtimalle o mezarların başında çok uzun zaman geçireceğini tahmin ediyorum. Gömüldükleri yerleri bilmeyince yaşadıkları yerlerde dolaşıp durmuş Kasım Bey. Günlüklerinde ağaçlara, suya, vadilere, otlara, rüzgâra, yağmura ve güneşli günlere değinip durmasının başka ne gibi bir açıklaması olabilir ki?
Aramaktan yorulunca bulmuş… Ama artık her birini başka bir şeye dönüşmüş olarak… Bazen bulunca da yorulur insan. O da yorulmuş. Bu miras, bu yas divanı, bu bitmek bilmeyen araştırmalar, ne olup bittiğini öğrenme tutkusu, hakikatin izini sürmek ve değişip duran sorulara yanıt aramak bugünlerde el değiştirmiş artık.
Kasım Bey’in yaptığının bir benzerini de şimdi Dara yapmaya çalışıyor. Kütüphanelere giderek, kitaplara bakarak, internetten iz sürerek, arşivlere ulaşmaya çalışarak, insanlara kendi ailesinin hikâyesini anlatarak…
Hikâye ne mi?
İnsanın kendisini evinde hissetmesinin bunca trajediye neden mal olduğu?
Geceleyin hava gittikçe serinliyor. Üşütmeyelim diye bize kalın yorganlar veriyorlar. Sanıyorum ki insan, misafirliğe gittiği evlerde pek rüya görmez. Misafirken gördüğün rüyadan uyandığında evde olmadığını fark edersin, böylece rüya ve gerçek birbirine karışabilir.
Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Kızıltepe’ye dönmek üzere yola çıkıyoruz. Kasım Demiralp’ın son günlerinde bir vasiyet niyetine günlüğüne yazdığı cümleyi konuşuyoruz.
“Toprağımda gül bitmezse yazık olur.”
Dökülen onca yaprak bir araya geldiğinde ne kokuyordu acaba?